Büyüdükçe çürür canavar!

| Nedim Hazar 4817

1975 yılının soğuk bir mart akşamı Moskova’da usta yönetmen Andrei Tarkovsky’nin Ayna-Zerkalo filminin galası yapılmaktadır. Diğer filmlerinden bir miktar daha şansız bir film olan Ayna, pek çok bürokratik engele takıldığı için uluslararası perdelere geç çıkacaktır.

Filmin gösterimi sonrasında eleştirmenler filmle ilgili hararetli bir tartışmaya girerler. Statüko yanlısı pek çok kalem filmi anlaşılmaz bulmuş, kimileri de gereksizliği konusunda atıp tutmaktadır. Usta yönetmen filminin âdeta paramparça edilmesine üzülmekle beraber sessizce olup biteni izlemektedir. Tam bu esnada filmin gösterildiği salonun temizlikçisi kadın içeri girer. Şaşkın bakışlar arasında, ‘İşiniz ne zaman biter, salonu temizleyeceğim’ der. Bir eleştirmen ayağa kalkıp, ‘Hanımefendi biz burada anlaşılması zor bir sanat eserini değerlendirmeye çabalıyoruz, işimizin ne zaman biteceği de belli olmaz’ diye çıkışır. Kadın şaşırtıcı bir cevap verir: ‘Beklerken ben de izledim. Filmde anlaşılmayacak ne vardı ki?’ diye sorar. Bir eleştirmen kadını aşağılamak için, ‘Sen ne izlediğini anladın mı?’ diye sorunca, sanat çevrelerinin küçümseyici bakışları arasında şu cümleleri kullanır: ‘Bir vicdan azabı filmi bu. Sevilip, sevenlerinin hakkını asla ödeyemediğini düşünen ve yeterince sevemediğine inanan bir adamın çektiği acıları anlatıyor film.’ Ortalık Moskova’nın havası gibi buz kesmiştir. Usta yönetmen ayağa kalkar ve ‘Bu sözlere ekleyecek en ufak bir kelimem bile yok’ diyerek ortamı terk eder...

Film, oğlu ile hiç anlaşamayan ikinci hanımı ile devlet ve mafyaya karşı mücadele verirken ihanete uğrayan bir adamın yaralarını ve bu yaraları nasıl tedavi ettiğini anlatıyor

Nedim Hazar
Aksiyon dergisi yazarı

Çarlık Rusya’sının bakiyesi ve sonrasında ideolojinin çözüp deforme ettiği insanlar hakkında derin filmler yapan Tarkovsky’nin filmleri hakkında en genel çerçeve o kadının kullandığı cümlelerdir belki de. Ustanın bir yönüyle mirasçısı sayılan genç yönetmen Andrey Zvyagintsev’in filmleri için de benzer bir çerçeve kullanmak mümkündür.

Andrey Zvyagintsev yine bir başyapıt ile geri döndü. Leviathan, dönüşen bir toplumun halının altına süpürdüğü yozlaşma ve insanlığın temel zaaflarına dair esaslı bir çığlık âdeta. Zvyagintsev’in hemen her filminde yaptığı gibi derdini doğrudan aktarmaktan ziyade tarihsel referanslarla ve daha büyük metaforların prizmasından geçirerek anlatıyor derdini. Malum ve kadim bir hikayeyi metaforik olarak günümüz Rusya’sında bir olay ile iç içeleştiriyor ve insanı odaklayarak öykülüyor.

Leviathan’da Zvyagintsev’in kamerası bu kez bir Rus sayfiyesine yaklaştırıyor bizi. Geçirdiği sistem dönüşümü ile oluşan fırsatçı güruh, dostluk, ihanet ve sadakat kavramları üzerine güçlü bir lirizm akıtıyor perdeden Rus yönetmen: Şımarık oğlu ve ikinci karısıyla sisteme karşı bir savaş vermeye hazırlanan Nikolay, çürümüşlüğe direnirken yakın mesafeden alıyor yaraları. Yaşadığımız çağ ve hatta kendi toplumumuz ile pek çok örtüşme yakaladığımız öykü, filmin evrenselliğinin en mühim kanıtı sanırım. Hobbes’in devlet ile canavarı örtüştürdüğü hikayesinden ismini alan film, değişik noktalarda hantallık ve çürümüşlüğüyle görsel olarak da temas kurabilmesini sağlıyor filmde.

Ürkütücü ve kasvetli bir devlet çiziyor Leviathan. Girişindeki enkazlar, bir sistem ve ideolojiden arta kalan yıkıntılar gibi duruyor. Ve tüm bu soğuk, yıkık ve soluk fonda bir ev görüyoruz; Nikolay’ın evi. Şüphesiz diğer Zvyagintsev filmlerinde olduğu gibi temel dinamiğini senaryosundan alıyor film. Soğuk, loş ve kasvetli bir ülkeyi alıyor fonuna. Mevlana’nın yıkılan ev metaforunu hatırlayalım: Önce tuğlalar düşüyor, sonra duvarlar çatlıyor ve ardından temelden sarsılıyor ev ve gürültüyle yerle bir oluyor.

Kahramanın ismi de ilginç: Galip gelen, Halkın zaferi anlamına gelen Nikolas, aynı zaman Yunan felsefesinde denizcilerin koruyucu azizi olarak geçiyor.

Bilmem yaşıyor mudur o temizlikçi kadın? Ancak yaşasa ve Andrey Zvyagintsev’in Leviathan’ını izlese sanırım şöyle bir şey diyerek hepimizi şaşırtmayı yine başarırdı: “Film, oğlu ile hiç anlaşamayan ikinci hanımı ile devlet ve mafyaya karşı mücadele verirken ihanete uğrayan bir adamın yaralarını ve bu yaraları nasıl tedavi ettiğini anlatıyor.”

Andrey Zvyagintsev, Tarkovsky’nin açtığı dar ve dik bir yokuş olan yolda emin adımlarla ilerlemeye devam ederken yine bir başyapıtla selamlıyor seyircisini.

Yazıyı Aksiyon dergisinde okumak için tıklayın