AB Hans'ın olsun, bize Şanghay yeter!

| Selçuk Gültaşlı 13629

Rusya lideri Putin’e “Şanghay’a bizi alın.” diyen Başbakan Erdoğan, Avrupa Birliği’ne kırgınlığında ‘arzdan arşa kadar’ haklı. Ancak başta parti kapatma ve Ergenekon süreçlerinde kuvvetli destek veren AB olmasaydı bugün gücünü bu kadar sağlamlaştırmış bir hükümet olabilir miydi?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Moskova’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in biraz da tahrik etmesiyle, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) üyeliğin Avrupa Birliği’ne (AB) girmekten daha evla olduğunu söyledi. Rus liderle muhaveresinde biraz da esprili bir eda vardı. Hem Putin’le yaptığı toplantının ilerleyen dakikalarında hem de memlekete döndükten sonra misafir olduğu programlarda Başbakan, Şanghay konusunda ciddi olduğunu, Moskova’da latife yapmadığını dershanelerdeki duruşunu tedai ettiren bir kararlılıkla ifade etti.

Putin’le basın toplantısında ‘‘Şanghay’a bizi alın” dedikten sonra sarf ettiği cümle “bizi de bu sıkıntıdan kurtarın.” şeklindeydi. “Sıkıntı” AB sürecini ima ediyor. Daha önce de bu meseleyi Putin’e aktardığını ve konuyu önemsediğini üstüne basa basa vurguluyor. Şanghay meselesi aylar evvel gündeme geldiğinde, bürokratlar, bakanlar birbirleriyle yarışmış ve AB ile ŞİÖ’nün birbirlerine alternatif olmadığını, AB sürecinin ne kadar hayati olduğuna dair açıklamalar yapmışlardı.

Erdoğan’ın AB’ye yönelik şikâyetlerini, kırgınlıklarını, kızgınlıklarını, hiddet ve öfkesini Brüksel’de 12 yıldır bu süreci takip eden bir gazeteci olarak anlıyorum. Müzakerelere başlama sözüne rağmen 3 Ekim 2005’te AB’nin sözünü tutması için bile 40 saat kan-ter içinde pazarlık yapıldığını, müzakerelerin bir gece yarısı ancak Hırvatistan’ı da kapsaması tavizi ile başladığını, Türkiye ile aynı saatte müzakerelere başlayan Hırvatistan’ın 1 Temmuz’dan beri üye olduğunu, Türkiye’nin ise 8 yılda sadece bir fasıl kapatabildiğini, bu kapatmanın bile geçici olduğunu, böyle giderse üyeliğin insanoğlu Mars’ta koloniler kurarken gerçekleşeceğini Başbakan gibi konuyu yakından takip eden herkes biliyor.

Bütün bunların nasıl bir vasatta gerçekleştiği sorusunun cevabı meseleyi daha da dramatikleştiriyor. AK Parti, varlık mücadelesi yaparak değiştirdiği Kıbrıs siyasetine rağmen 35 faslın 14’ünün Rumlar yüzünden bloke edildiğini görünce haliyle her türlü isyana meyyal hale geliyor.
Avrupalı muhataplarıma kaç kere söyledim. “AK Parti’nin neleri göze alarak Kıbrıs siyasetini değiştirdiğini biliyor musunuz? Darbe davalarında gördük ki 2003 ve 2004’teki darbe hazırlıklarının en mühim bahanelerinden biri, ‘bunlar Kıbrıs’ı satıyor’ iftirasıydı.” Darbe teşebbüslerine, Rumların Annan Planı’na ‘hayır’ demelerine rağmen ve Türkiye’de Özal’dan sonra sahici bir reform gündemine sahip bir parti iktidardayken AB, çok kötü bir imtihan verdi. 



Erdoğan’ın inkisarı ‘arzdan arşa kadar’ haklıdır. Ancak, Türkiye’yi AB manivelası ile dönüştüren bir liderin ŞİÖ’ye muhabbetini anlamakta zorlanıyoruz. Bir televizyon programında “ikisi birbirine alternatif midir?” sorusuna, “Şanghay çok daha güçlü, çok daha iyi” cevabını veriyor. Ardından daha vahim bir cümle kuruyor: “Ortak değerlerimizin olduğu ülkelerle de bir arada olma şansı yakalarız.” Programı yöneten coşkun meslektaşımız da “Türkiye AB’ye giremeyecek kadar büyüdü” gibi ser-levha bir laf ediyor.

ŞİÖ’nün ne olduğuna dair kamuoyu bilgiye doydu. Burada ilave izaha lüzum yok ama şu sualler elzem: Erdoğan’ın iktidarını tahkim eden başta parti kapatma süreci, e-muhtıra ve Ergenekon süreçlerinde partisine kuvvetli destek veren AB olmasaydı, en büyük meşrulaştırıcı ve mihenk taşı Brüksel değil de Pekin olsaydı, bugün gücünü bu kadar sağlamlaştırmış bir hükümet olabilir miydi?Darbe tehdidi belirdiğinde mesela Çin ve Rusya imdada yetişir miydi? Parti kapatma davası açıldığında Çin Meclisi üyeleri “bu savcılar çıldırmış olmalı” derler miydi, dünyanın referans kabul ettiği raporlar yazarlar mıydı? 12 Eylül referandumuna giderken ŞİÖ’nün hangi kurumu Venedik Komisyonu gibi, fikir almayı unuttuğunuz halde, yemedikleri küfür kalmadığı halde sizi desteklerdi?

Adı darbe davalarına karışmış bir generalimiz Brüksel’de “AB’yi boş verin, Rusya ve İran’la bir ortaklık kuralım” yollu laflar etmişti de, bizim mahalleden işitmediği laf kalmamıştı. Bu arada, İran’ın da ŞİÖ’ye üye olmak için müracaat ettiğini hatırlatalım. Erdoğan’ın “AB’yi boş verelim, ŞİÖ’ye girelim” mealindeki sözlerinin o mahut generali ne kadar çağrıştırdığını danışmanlarının hatırlatması gerekiyor Başbakan’a.

Erdoğan’ın yıllardan sonra ocak ayında Brüksel’i ziyaret edeceği açıklandı yetkili ağızlardan.AB’ye müzakereci aday bir ülkenin başbakanı Brüksel’i ziyaretinin arefesinde ısrarla ŞİÖ’ye üyeliği tercih ettiğini gündeme getiriyorsa nasıl karşılanacağını hesap etmeli.Erdoğan’ın ŞİÖ çıkışı zamanlama açısından da son derece talihsiz. 40 aydan sonra müzakerelerde bir fasıl açılıyor. Önce öğrenci evleri tartışması, ardından “ne kadar az AB, o kadar neşe” diyen Avrupa Muhafazakârları ve Reformcuları’na üyelik ve AB, Rusya ile Ukrayna kavgasına tutuşmuşken Putin’den “bizi AB’den kurtarması” için ricacı olma. Bu kadar müteselsil talihsizlik haliyle Gezi Parkı sonrası gelişen önyargıları tahkim ediyor.

Zaman, AB sürecini ‘Hans değil, Hasan için’ istikrarlı şekilde destekledi. Sarkozy ve ‘Sarkozygiller’e rağmen desteklemeye devam edecek. Zaman, ‘AB artı Şanghay’a ‘evet’ der ama ‘AB yerine Şanghay’a yüksek sesle itiraz eder. Bize Şanghay yetmez, AB de sadece Hans’ın olmasın.