Rus kültür festivali sona erdi

246

Gel vatandaş gel, katili, iblisi, şarlatanı fettanı, despotu, ayyaşı ne ararsan bu podyumda...

KAFAM fena halde karıştı dostlar. Gülüp eğleneyim mi, yoksa hüzünlenip dövüneyim mi? Edebiyattan bozma film ve dizileri hazmedememişken bir de defile çıkardılar başımıza.

21’inci yüzyıl, doğrudan muhayyileye seslenen bir sanatı teşhirlere doyamadı. Madem emekçi halkımız okumaktan hazzetmiyor, biz de müşteriyi çağdaş metotlarla avlarız diyorlar. Tamam Bahçeli’nin koçları gibi “vur de vuralım, öl de ölelim” noktasına savrulacak değiliz, ama bir avuç has okurun duygularını da yerlerde çiğnetmeyiz.

EDEBİYAT defilesinin mucidi Dostoyevski Müzesi Müdür Yardımcısı Vera Biron. Dostoyevski deyince insan bir hazırola geçiyor haliyle. Ebedi âşığıyız ve borçluyuz kendisine. Kahramanları önce St.Petersburg’da kutlanan ‘Dostoyevski Günü’nde sahne almış ve bu yıl Rus Kültürü Festivali için İstanbul’a gelmişse gidip selamlaşmak vazifemiz.

YER Beyoğlu. Sokak İmam Adnan. Küçük çapta Rus el emeği ürünleri pazarı ve ortada bir podyum. Kalem marifetiyle anlatılan karakterler, oyuncuların vücutlarında can buluyor. Amaç o güzelim romanlara ilgi uyandırmak. Vera Biron’un deyimiyle Dostoyevski’nin sıkıcı, aşırı ciddi ve anlaşılmaz olmadığını göstermek ve eserlerini her yaştan okura sevdirmek.

KIYAFETLER, romanlarda geçen detaylardan hareketle o yılların giyim tarzı baz alınarak belirlenmiş. Oyuncular kahramanlara ifade ettiği anlamı vurgulayacak hareketlerle taşıyor sözde ama karikatür gibiler. Podyum kenarındaki palyaço cazgırların çığlıkları gösteriyi komediye dönüştürüyor. Dostoyevski’yi sevdireceğiz diye onu hafifletebilir miyiz? Sakin ol, kitaplar iki yüz yıldır yerinde duruyor, dileyen en ağır haliyle okur!

İNSANCIKLAR’ın Makar Alekseyeviç Devuşkin’i geçiyor önümden. Titrek, kuşkucu gözlerle bakıyor çevresine. Sunucu onun devlet dairesinde katip olduğunu, üstünde karın tokluğuna çalışan bir memurun ucuz, yama içinde, düğmeleri sallanan bir kıyafeti bulunduğunu söylüyor. Ama podyumdaki oyuncunun kıyafeti ne eski, ne bir yaması var ne de düğmeleri sallanıyor.

BEKLİYORUM ki Makarcığı iki cümleyle özetlesinler, yoksulların kendi hallerinden utanmak akıllarına gelmezken toplumun onlara utanılası bir durumdaymış muamelesi yapıp dalga geçmesinden nasıl incindiğini söylesinler. Hiç değilse Devuşkin “Varlıklılar, yoksulların kötü talihlerinden yakınmalarını pek sevmezler. Yoksulluk genellikle can sıkıcı bir şeydir onlar için. Aç iniltiler uyumalarını mı engelliyor dersiniz?” diye ah etsin. Ne gezer!

AMCANIN Rüyası’ndan Prens K.; soylu ve zengin bir adam, korse giyen, bir bacağı takma, bir gözü cam, takma dişli, peruk takan tamamen gülünç bir karakter olarak geçiyor podyumdan. Hareketleriyle güldürdüğü seyircilerden bir tanesine “oku beni” mesajı verebildi mi acaba? Bak sen, Stepançikovo Köyü ve Sakinleri’nden Foma Fomiç Opiskin de bir asalakmış. Hiçbir şeyi başaramadığından bir generale soytarı olmuş ve general ölünce despota dönüşmüş. Yanımdaki adama soruyorum: “Hiç kitap okudun mu, böyle bir adamın hikâyesi ilgini çeker mi?” Diyor ki; “Yok abla, ben anlamadım daha olayı.” Dostoyevski adını hiç duymamış. Neylesin Albay Rostonev’i. Zaten Opiskin’in dümen suyunda ne hallere düştüğünü de söylemedi sunucu. Ama katıla katıla gülüyor generalin eşi Agafya Tihonovna Krahotkina’nın öfkesine, Foma Fomiç’in önünde fare gibi titremesine...

YERALTINDAN Notlar’a geldi sıra. İşte izi bende hiç silinmeyen, kambur, vesveseli, kırılgan orta kademe memur adam. Kıyafeti eski, solmuş ve dizinde kocaman sarı bir lekeyle tanımlanıyor. Ama oyuncu gayet temiz ve iyi giyimli ve yok pantolonunda bir leke. Neyse ki güzel özetleniyor durumu: Dünya düzeni mükemmel olmadığı için kendini suçlu hisseder ve bu yüzden acılar içinde kıvranır. İki kere ikinin beş ettiğinden emindir. Nasılsa kalmıştı işte aklımda, “Ben hasta bir adamım.” diyordu yeraltı adamı. Şimdi tam sırası onu teselli etmenin: Kim değil ki? Hangimiz serzenişler ve hakaretlerle geçirmiyoruz hayatı?

SIRA Suç ve Ceza’da. Raskolnikov fırlıyor podyuma. N’ayır, n’olamaz! Bu ne böyle Antonio Banderas havaları. Sen benim Rodya’m değilsin be adam. Seni entel katil diye tanımlayıp böyle artist artist salındıranlar utansın. Çok yakışıklıymış da, fakirliğine rağmen St.Petersburg’un en ünlü terzisinden giyinirmiş de, paltosunun iç yüzünde kalın şeritten yapılmış bir ilmek varmış da! Olanca seksapeliyle açıyor paltosunu Raskolnikov ve baltasını astığı o kırmızı ibrişimi teşhir ediyor bize. Vazgeçtik bu absürt edadan, asla bu renk değildi o düzenek ve asla böyle sırıtmazdı. Nerede yüzünde o dünyayı acıyla sorgulama ifadesi? Hiç değilse o meşhur ikilemi dillendirseydiniz: İyilik, kötülük eliyle gelir mi?

TEFECİ Alyona İvanovna’ya itirazım yok, üstelik podyumdan uzanıp elimi sıkıyor. Ayıp olur şimdi reddedersem, oyuna katılmak lazım. Ufak tefek, kuru kemik bir kocakarı. Nefret dolu bakışlar, yağlı saçları, fare kuyruğuna benzer örgüleri, boynunda içi dolu bir para kesesi... Ve Semyon Zaharoviç Marmeladov. Alkolikliğinin altı çiziliyor, eşinin çorabını bile satıp içkiye yatırdığının. Burada bir sorun yok, “Giydiği siyah frak yapışmış saman parçacıklarıyla süslü.” diyor sunucu, bakıyorum bir tane saman çöpü yoktu üstünde. Hoop dedik, görselliği isteyen sizsiniz. Madem öyle, vaadinizi yerine getirin!

SONYA Marmeladova podyumda. Tamam ailesini fahişelikle geçindiriyor, elden düşme kabarık kıyafetler giyiyor, şapkasında mesleğinin alametifarikası kırmızı tüy taşıyor da, bu mudur yani Rodya’mın sevgili Soneçka’sı? Eteğini kaldırıp bacaklarını göstererek mi özetleyeceksiniz bu karakteri? Nerede yüzünün çizgilerindeki o acıya doymak bilmeyen ifade? Nerede başındaki masumiyet halesi? Entel katiliniz, yere kapaklanıp hadi onun ayaklarını öpmedi, bari Dosto babanın insanlığın çektiği bütün acıların önünde eğildiğini söyleseydiniz.

VE kızın anası, veremli Katerina İvanovna. Kıyafetinden bana ne? Sefaletle mücadelesinin trajikomik hallerinden bir cümlecik olamaz mıydı. Porfiri Petroviç, ortadan kısa boylu, göbekli diye tanıtılıyor. Hani nerede o göbek? Oyuncunun karnına bir yastık da bağlayamaz mıydınız? Vücut şekli kocakarıyı andırıyormuş. Yoo, hiç de öyle görünmüyor. Gülerken vücudu titrer, lastik gibi bükülürmüş. Oyuncu bu tanımı canlandırmaya çalışıyor ama... Hadi yavrum sen çekil, sıradaki gelsin.

YOK, devamını getirmeyeyim. Budala’dan Prens Lev Nikolayeviç Mişkin, Parfyon Rogojin, Nastasya Filippovna ve Aglaya Yepançina geçti podyumdan. Onlar gitti Ecinni’den Nikolay Stavrogin, Mariya Timofeevna Lebyatkina geldi. Sonra Karamazof Kardeşler’in kahramanları. Dertleri neymiş öğrenilemedi. “Babanızı öldürmek istediniz mi hiç?” diye de sorulmaz mıydı? İkinci bölümde romanlardan bazı sahneler canlandırıldı ama tadı tuzu yoktu. En sonunda Dostoyevski çıktı podyuma. Bütün kahramanlar ona minnettardı. Dosto baba, kimseye fark ettirmeden döndü bana, “İyi ki vakitlice ölmüşüm.” dedi. Korktum, yine sara nöbeti tutacak diye. Baktım göz kırpıyor, bir kahkaha patlattım...