Rusya, Türkiye için doğru ortak mı? - YORUM

552

Türkiye’nin Batı ittifakı ile yaşadığı sorunlar ve Rusya ile işbirliği arayışı, kamuoyunda Batı ittifakının alternatifinin Rusya olduğu algısını pekiştiriyor. Peki Rusya küresel/bölgesel bir aktör olarak ne kadar güçlü?ü

Finansal güvenlik stratejisti Selva Tor, Al-Jazeera için kaleme aldığı yazısında Türkiye'nin dış politikasını ve Rusya ile yakınlaşmasını ele aldı.

Rus yazar Grigory Petrov “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” adlı eserinde, her türlü olumsuz koşula, ekonomik ve askeri yetersizliklere rağmen Finlilerin, yaşadıkları toprakların geleceği ve refahı için olağanüstü bir gayret gösterdiklerini anlatır. Bu kitap, Atatürk’ün önerisi ile 1928’de askeri ve sivil okul müfredatına alınmıştı. Amaç, büyük ihtimalle Kurtuluş Savaşı’ndan henüz çıkmış, ekonomisi yetersiz genç cumhuriyetin yeni nesillerine, muasır medeniyetlerin üzerine çıkmak için çok çalışmak arzusunu aşılamaktı.

Cumhuriyetin ilk 15 yılına damga vuran ve İbn-i Haldun’un “asabiyye” dediği bu ortak duygu ve mefkure birliği, iki dünya savaşının arasında görece meydana gelen fırsat penceresinden, Türkiye’ye kısmen özerk bir ekonomi ve doğal olarak özerk bir dış politik manevra alanı sağladı. Atatürk ve arkadaşları, genç cumhuriyetin asabiyyesine, Osmanlı’nın devlet geleneğini eklemleyerek yeniçağın rekabetçi ortamı ile baş edebilecek güçlü bir devlet ve ordu var etmeyi hedeflemişlerdi.

Ancak bu hedefe ulaşamadan dünya yeni bir savaş dalgası ile sarsıldı. II. Dünya Savaşı’na diplomatik manevralar ile dahil olmamayı başaran Türkiye, savaşın hemen sonrasında Stalin’in yayılmacı politikalarıyla baş başa kaldı. Bu tehdit karşısında direnç gösteremeyeceği aşikâr olan yetersiz askeri ve ekonomik gücü Türkiye’yi, ABD ve İngiltere’nin başını çektiği Batı ittifakına dahil olmak zorunda bıraktı.

1945’te İnönü Hükümeti’nin açtığı kapıdan, 1952’de Menderes Hükümeti’nin NATO’ya üyelik imzasıyla tamamen geçen Türkiye ABD-NATO kampına dahil oldu. Ancak bu ittifakın dayattığı siyasi, askeri ve ekonomik sınırlar, Türkiye’nin hem ulusal güvenliğini hem de refahını, ittifakın merkez ülkelerinin çıkarlarının izin verdiği sınırlar içine hapsetti. Bu sınırlardan ne zaman ayrılmak istese, Türkiye — kur manipülasyonu veya sistemik yıkım gibi— finansal, — uluslararası örgütler üzerinden baskı uygulanarak— siyasi ve —doğrudan olmasa da ambargo mekanizmasının kullanılması veya askeri ittifakın gereklerinin yerine getirilmemesi gibi — askeri zorlayıcı güç araçlarıyla karşı karşıya kaldı. Türkiye her defasında bu müdahalelere Batı ile kurduğu siyasi ve askeri ilişkileri koparmadan direnmeye özen gösterdi. Bu statükoculuğun en önemli nedeni, yüzyıllara matuf Rus tehdidinin, Batı ittifakının yarattığı tehdit algısına kıyasla daha yönetilemez kabul edilmesiydi.

Batı ittifakı ile kritik eşik

Soğuk Savaş sonrasında Rusya’yı Türkiye gözünde bir tehditten çok iyi bir ticari ortağa dönüştüren küresel gelişmeler, Türk Amerikan ilişkilerini de görece biçimlendirdi. Karşılıklı ve yönetilebilir güvensizliğe rağmen süren Batı ittifakının merkezini teşkil eden Türk-Amerikan İlişkileri, 2013’ten bu yana açığa çıkan olaylar zinciri ve nihayet başarısız bir terör kalkışmasının yaşandığı 15 Temmuz sonrasında, tarihinin en kritik eşiğine taşındı.

Obama yönetimi ile sınırlı gibi görünen Amerikan Yönetimi’ne duyulan bu aşırı güvensizliğin beslediği tavır değişikliği, ABD merkezli Anglo-Amerikan ittifakının kısıtlarına geçmişe kıyasla daha cesurca ve ağır yara alarak direnen Türkiye’nin açık manifestosu olarak da kabul edilmeli. Bu manifesto aynı zamanda küresel dengelerde meydana gelen siyasi ve ekonomik değişimin açtığı fırsat penceresinden Türkiye’nin bağımsızlık arayışının da habercisi.

Ancak Türkiye, Batı ittifakından bağımsız girişeceği bölgesel ve küresel aktör olma girişimini destekleyecek ekonomik, siyasi ve askeri güce sahip değil. Eğer Batı ile 1945’den bu yana sürdürdüğü ortaklık bağları tamamen koparsa, Türkiye’nin yeni bir stratejik ortak arayışı içinde olması beklenebilir. Rasyonel devlet aklı, küresel dengelerin alacağı seyirde Türkiye’nin birden fazla aktör ile yol alabileceğinin tecrübesine sahip.

Son yıllarda yaşanan gelişmelerle eş zamanlı olarak Rusya’nın sınır ötesi beka tasarruflarında Türkiye’nin yanında yer alması, Türk kamuoyunda Batı ittifakının alternatifinin Rusya olduğu algısını da pekiştiriyor. Peki bu algı doğru ve sürdürülebilir parametrelere dayanıyor mu? Türkiye, Anglo-Amerikan politikaları ile Rusya arasında neredeyse iki yüz yıllık çelişkili ilişkilerin kısır döngüsünden çıkıp, yeni ve taze bir dış politik akıl inşa edebilir mi? Daha da önemlisi, Rusya, bölgesel ve küresel sorunlarda Türkiye ile birlikte hareket edecek güce sahip mi? Tüm bu sorular bizi Rusya’nın bir küresel aktör olarak kapasitesinin ve gücünün sınırı ve sürdürülebilirliği konusunda düşünceye sevk etmeli.

Rusya küresel/bölgesel bir aktör olarak ne kadar güçlü?

Bir devletin olaylara yön verme, uluslararası ticaretin ve siyasi ilişkilerin kural ve normlarını belirleme kapasitesi güç dengesinde o devletin çıkarlarının maksimize edilmesinde büyük oranda belirleyicidir. Uluslararası ekonomi politiğin kurucusu kabul edilen Susan Strange, “yapısal güç” adını verdiği bu olgunun dört yapıtaşı olduğunu söyler: güvenlik, bilgi ve teknoloji, üretim – ticaret, para ve finans. Strange’e göre, bu yapıtaşlarının küresel olaylara yön veren bir aktörde bütünleşik biçimde bulunması gerekir; zira herhangi birindeki kırılganlık veya zafiyet diğerlerini de etkileyerek küresel aktör olma bütünlüğüne zarar verecektir. Bu açıdan incelendiğinde, Rusya, Türkiye’nin Batı ittifakından bağımsızlaşmasına destek verecek çapta “küresel aktör” vasfına sahip olmaktan epey uzak.

Yazının tamamını okumak için buraya tıklayınız.